İnsan bazen en büyük değişimleri gürültüyle değil, sessizlikle fark ediyor.

Bir mahallenin dili değişiyor önce. Sonra bakışlar… Sonra utanılan şeyler azalıyor yavaş yavaş. Eskiden insanın içini rahatsız eden hâller sıradanlaşmaya başlıyor. Ve bir gün dönüp etrafına bakınca, aynı kelimeleri kullanan ama başka türlü yaşayan bir insan manzarasıyla karşılaşıyor.

Belki de insanı en çok bu yoruyor:
Şekiller yerinde dururken manaların yavaş yavaş eksilmesi…

Bundan yirmi otuz yıl önce başörtülü bir genç kız görüldüğünde, insanın zihninde mahremiyet, namaz, edep ve vakar birlikte canlanırdı. Bugün ise aynı örtünün altında bambaşka bir hayat anlayışıyla karşılaşmak mümkün.

İnce mesele de galiba tam burada başlıyor:

Şekil bâki kalırken, mana yavaş yavaş firari mi oluyor?

90’lı yıllarda başörtüsü çoğu zaman yalnızca bir kıyafet değildi. Bir aidiyet hissiydi. Bir duruştu. Hatta bazen sessiz bir direnişti. Başörtülü bir genç kızın mahremiyetine dikkat ettiği, erkeklerle mesafesini koruduğu, namaz hassasiyeti taşıdığı düşünülürdü. İnsanların zihninde başörtüsü ile haya arasında doğal bir bağ vardı.

Elbette o dönemde de kusurlar vardı. İnsan her çağda insandı. Fakat umumî iklim başka türlüydü. Başörtüsü bir moda unsurundan çok, insanın kulluk anlayışını taşıyan bir işaret gibi duruyordu.

Mahremiyet yalnız saçın örtülmesi olarak görülmezdi. Bakışta bir edep, konuşmada bir ölçü, yürüyüşte bir vakar hissedilirdi. İnsan görünmeyi değil, korunmayı önemser gibiydi.

Sonra yıllar geçti.

Başörtüsü üzerindeki baskılar azaldı, görünürlük arttı. Fakat bu görünürlükle beraber başka bir kırılma da ortaya çıktı. Dün başörtüsünü çıkarmaya çalışan bir anlayış vardı; bugün ise başörtüsünü başta bırakıp manasını yavaş yavaş boşaltan başka bir rüzgâr hissediliyor.

Bugün dikkat eden, takva ile amel etmeye çalışan, tesettürünü vakar ile taşımaya gayret eden hanımefendileri özellikle tenzih etmek gerekir. Çünkü böylesi bir çağda iffetini, gözünü, mahremiyetini ve namazını muhafaza etmeye çalışmak gerçekten ağır bir mücadele hâline geldi.

Fakat umumî manzaraya bakıldığında insanın içinde yine de ince bir hüzün beliriyor.

Başında örtüsü olduğu hâlde beden hatlarını belirginleştiren kıyafetleri sıradanlaştıran, sosyal medya görünürlüğünü hayatının merkezine koyan, mahremiyet duygusunu yavaş yavaş kaybeden, namazla bağı zayıflamış bir profil giderek daha görünür oluyor.

Bu yalnız gençlerin meselesi gibi de durmuyor aslında. Daha çok bir iklim değişimini andırıyor.

İnsan burada ister istemez kendi nefsine dönüp soruyor:

Biz çocuklarımıza başörtüsünü anlattık ama tesettürün ruhunu yeterince hissettiremedik mi?

Belki de kırılma tam burada başladı.

Şekli anlattık; fakat manayı aynı kuvvette taşıyamadık. Başörtüsünün farz oluşunu söyledik ama mahremiyetin insanı koruyan zarif bir emanet olduğunu yeterince duyuramadık. Takvayı bazen bir hayat şuuru olmaktan çıkarıp yalnızca bilgi seviyesinde bıraktık.

Hâlbuki insanı ayakta tutan şey sadece bilgi olmuyor. Hâl, edep, murakabe ve insanın Allah’ın nazarı altında yaşadığını hissedebilmesi de gerekiyor.

Modern dünya ise genç kıza başka bir dil fısıldıyor:

Örtülü kal ama dikkat çek.
Dindar ol ama görünür ol.
Mahrem ol ama herkes seni fark etsin…

Belki de bugünün en derin çelişkisi burada saklı.

Tesettür, insanı beğenilme yarışından koruması gerekirken; bazen o yarışın yeni biçimine dönüşebiliyor. Başörtüsü yerinde duruyor ama onun taşıması gereken haya, sükûnet ve iç disiplin yavaş yavaş zayıflıyor.

Başörtüsü bir zarfsa, mazrufu hayadır.

Haya zayıfladığında kumaş yerinde kalsa bile insan bir eksilmenin başladığını hissediyor.

Modern başarı anlayışının da bu dönüşümde payı yok değil. Son yıllarda kız çocuklarına daha çok iyi okul, güçlü kariyer, görünür başarı anlatıldı. Fakat aynı kuvvette iyi bir kul olmak, takva ile amel etmek, evin huzurunu kurabilmek, anneliğin vakarını taşıyabilmek pek konuşulamadı.

Modern hayat kadını özgürleştirdiğini söylerken, çoğu zaman onu yorulmuş, aceleci ve ruhen dağılmış bir hayatın içine çekti. Evlerin sükûneti azaldı. Vakar, yerini yetişme telaşına bıraktı.

Belki bugün bazı genç kızların tesettürü yalnız bir sembol gibi yaşamasında bu hayat biçiminin de payı vardır.

Fakat mesele burada da bitmiyor.

Bir başka kırılma ise dini yalnız bilgi seviyesine indirgememiz oldu. Din, okul sıralarında matematik öğrenir gibi edinilecek kuru bir malumat değil çünkü. Elbette ilim lazımdır. Fıkıh da lazımdır, akaid de… Fakat insan bazen bütün bunları öğrendiği hâlde yine de kalbini toparlayamayabiliyor.

Çünkü din yalnız akılda duran bilgi değildir.

Hâl ile insana geçen bir terbiyedir.

Eskiden ecdadımız bunu daha iyi biliyor gibiydi. İnsan yalnız medrese bilgisiyle yetinmez; aynı zamanda irfan sahibi, icazetli, hâl ehli bir zatın dizinin dibinde bulunmayı da önemserdi. Çünkü nefis yalnız okuyarak değil, görerek ve yaşayarak terbiye oluyor.

Bugün ise bilgi arttıkça hâlin azaldığı hissediliyor.

Konuşan çoğaldı ama yaşayan azaldı sanki.

İnsan dinî meseleleri tartışabiliyor; fakat kendi nefsini tanımakta zorlanıyor. Çünkü malumat başka, maneviyat başka…

Takva ile amel de galiba tam burada başlıyor. İnsan yalnız doğruyu öğrenmiyor; kalbiyle de o doğruya yaklaşmaya çalışıyor.

İşte bu yüzden böylesine savrulmuş bir çağda sahih maneviyat ve tasavvuf birçok insan için yeniden sağlam bir kale gibi görünmeye başladı. Çünkü modern dünya yalnız insanın bedenini değil; dikkatini, kalbini ve ruhunu da dağıtıyor.

Tasavvuf ise insana yeniden içini toplamayı hatırlatıyor.

Az görünmeyi…

Az konuşmayı…

Gösterişten uzak durmayı…

Kalabalığın içinde Hak ile beraber kalabilmeyi…

Hakiki tasavvufun insanı hayattan koparmadığı, aksine dünyanın içinde kalbi muhafaza etmeye çalıştığı daha iyi anlaşılıyor.

Bu yüzden sohbet halkalarının, sahih maneviyatın ve mürşid terbiyesinin kıymeti bugün daha başka hissediliyor. Çünkü insan kendi kör noktasını her zaman göremiyor. Nefsinin gevşemesini bazen özgürlük, gösterişi özgüven, dünyevileşmeyi normalleşme sanabiliyor.

Belki de bugünün gençliğinin en büyük ihtiyacı; yalnız bilgi veren değil, hâliyle sükûnet telkin eden insanlarla karşılaşabilmek…

Çünkü tesettürü ayakta tutan şey yalnız kumaş değil; kalbi diri tutan maneviyat iklimi gibi görünüyor.

Başörtüsü yalnız başta duran bir örtü değil; insana aidiyetini hatırlatan sessiz bir emanet aslında. İnsana nereye ait olduğunu, kimin rızası için yaşadığını fısıldayan bir işaret…

Eğer tesettür insanı edebe, mahremiyete, namaza ve takva ile amele yaklaştıramıyorsa; orada insan ister istemez kendisine şu soruyu soruyor:

Acaba şekil bâki kaldı da mana yavaş yavaş firari mi oldu?

Gözü yerde olanın gönlü göklerdedir derdi eskiler…

Belki bugün yeniden en çok ihtiyaç duyduğumuz şey de; şekli muhafaza ederken manayı kaybetmemek, kalabalığın içinde ruhu diri tutabilmek…

Çünkü mesele, kumaşın rengini çağın modasına uydurmak değil; kalbin rengini muhafaza edebilmek galiba.

Vesselâm.

Feriha Saniye İklim
İncemeseleler.com editörü

   
© incemeseleler.com