Ashabı Kiramın ve sair Eazimi ümmetin ihraz etmiş oldukları riyaseti Amme makamı:

Yayınlanma Nezih İtikadlar

* Malûm olduğu üzere bir yurdda yaşayan, menfaatları, gayeleri müşterek bulunan bir cemiyetin, bir millet efradının bir intizam ve itilâ dairesinde yaşayarak varlıklarını başkalarına karşı müdafaa ve muhafaza edebilmeleri için bir hükümet teşkilâtına ihtiyaçları vardır. Bu hükümet makamını ihraz eden ve fevkinde hükümet azası bulunmayan zat, amme riyasetini hâiz bulunmuş olur.

* Resuli Ekrem,  Sallâllâhü aleyhi vessellem Efendimiz dünyada bulundukça milleti islâmiyenin riyaseti, kendi kudsî zatlarına ait bulunuyordu. Ahirete irtihal ettik'ten sonra bu riyaseti amme makamına müslümanların arasından bir zatın getirilmesi icab etmekle bu makama Ashabı Kiramın ittifakile Hazreti Ebu Bekir getirilmiştir.

Hazreti Sıddık, Resuli Ekrem e riyaseti amme hususunda halef olmuş ve Nebiyyi zişanın sünneti seniyelerile amele muvazib bulunmuş olduğundan kendisine «Resûlullahın halîfesi» denilmişti.

Hazreti Sıddıktan sonra onun veliyyiaht göstermiş olduğu Hazreti Ömer, Ashabı Kiramın umumî bey'atile bu riyaset» amme makamını ihraz etmiş, kendisine de «Resulûllahm halîfesinin halîfesi» unvanı verilmişti. Bir aralık bir zat tarafından Hazreti Faruka «Ya Ermrelmüminîn» diye hitap edilmekle bundan mahzuz olan Hazreti Ömer, ba'dema kendisine "böyle denilmesini münasip görmüştü.
Hazreti Faruktan sonra bir şûrayi müsiimîn karariyle makamı riyasete getirilen Hazreti Osmana ve onun şahadetinden sonra kendisine bey'at edilen Hazreti Ali'ye de «Halîfei müslimîn, Emirülmü'minîn» unvanları verilmiştir.

* Sahabei kiramdan bu dört zat, Beynelmüslimîn pek yüksek bir mevkii hâiz ve süneni nebeviyye ile pek mükemmel âmil oldukları cihetle «Hulefai Raşidîn» unvanını bihakkin ihraz etmişlerdir.
İşte: ( الخلا فه بعدي في امتي ثلاثون سنة ثم ملك بعد ذلك) [Trimizi. Müsnedi Ahmed. Camiüssagir. c: 2. s: 1.] hadisi şerifi de ümmeti merhume arasında hilâfeti kâmilenin otuz seneden ibaret olacağını, ba'dehu mülk ve hakimiyet haline inkılâb edeceğini bildirmektedir.
Ancak şu da malûmdur ki, hilâfeti kâmilenin otuz seneye münhasır olması, ondan sonra mülk ve hakimiyetin gayri meşru'iyetine, ehemmiyetsizliğine, şer'an gyari muta' olmasına asla delâlet etmez. Böyle bir riyaset makamına milleti islâmiyenin her zaman muhtaç bulunduğunu, islâm varlığının ancak bu sayede devam edeceğini kim inkâr edebilir?

* Hulefai Raşidînden sonra Emevilerden, Abbasilerden vesair hanedandan riyaseti âmmeyei ihraz eden bir nice temiz, mutteki, islâmiyeti yükseltmeye hadim zatların yetişmiş oldu¬ğunu bütün tarihler kaydetmiş bulunmaktadır. Hattâ bu zatla¬ra da «Halîfei müslimin, Emirülmü'minin» gibi unvanlar veril¬miştir. Ömer İbnil'Aziz bu cümledendir.

* Şu da malûmdur ki, riyaseti Amme makamını ihraz edecek zatlar hakkında Resuli Ekrem Efendimzi tarafından sarih, katî bir emir varid olmamıştır. Bu makama gelecek zatı müslümanlar arasından hall-ü akd erbabı denilen münevver, mütefekkir, memleketin ihtiyacını mukaddir olan zatlar; ta'yin eder, onların intihap ve bey'atîel bu riyaset vücude gelir, artık bu intihap ve bey'ate sair müslümanların da razı olmaları, iştirak etmeleri iktiza eder. Ehli sünnet ve cemaatın itikadı böyledir.

Filhakika Nebiyyizîşan Hazretleri kendisinden sonra kim¬lerin halîfe olacaklarını tasrih buyurmamıştır. Yalnız Hazreti Sıddikı imamete geçirdiği ve hakkında pek büyük teveccühler gösterdiği cihetle onun İmamülmüslimîn olacağına işaret bu¬yurmuşlardı.

Riyaseti amme makamını ihraz edecek zatları ümmetin în-tihab ve bey'atine havale etmemek, hikmete muhalif, islâm menfaatine münafi olabilirdi. Zaten inayeti ilâhiye ile binlerce sene yaşayacak olan milleti îslâmiye için muayyen zatları evvelce veliyyül'emir ta'yin ve irae etmek âdete nazaran da kabil olamazdı.

* Resuli Ekrem Efendimiz, hiç bir maddî mükâfat beklemeden dini İslâmı insanlara tebliğ etmiş, insanlığı yükseltmeğe çalışmış, bunun ecrini ancak Allah Taalâdan beklemiştir. Zaten, sair bütün enbiyaı izam da böyle çalışmış, hepsi de: (وما اسءلكم عليه من اجران اجري الا علي الله demiştir.

Binaenaleyh Peygamberi Âlişan Efendimiz, zamanında nice fütuhat yüz gösterdiği halde yine sadelikten asla ayrılmamış, kendisinde asla saltanat ve istibdat eseri görülmemiştir. O halde kendi hanedanına bir saltanat, bir hakimiyet bırakması da mübarek hatırlarına asla gelmemiştir.

Zaten onların ulüvvicenabı, dünya saltanatına, hakimiyetine temayülden çok yüksektir. Böyle bir temayül, hikmeti risa-lete mü ıfi, bazı kalblerde yanlış düşüncelerin belirmesine bais olabileceği cihetle hakkı nebevide asla mutasavver değildir.
Artık şüphe yok ki, Resulüllhın evlâdına, bahusus amıca zadesi Hazreti Aliye tahsis buyurmuş olduğu bir hilâfetin, bir hakimiyetin başkaları tarafından gasbedilmiş olduğunu iddiaya hiç bir kimsenin hakkı olamaz.

* Ashabı Kiramın ne kadar doğru sözlü, seciyeli, hakkı söylemekten çekinmez, batıla boyun eğmez, mücahededen yılmaz, Resulüllâhın emirlerine itaattan ayrılmaz zatlar olduğu malûmdur. Bilhassa îmam Alinin seciyesi, şecaati, ilm-ü fazileti, mensûb olduğu hanedanı Âlînin kudret ve mehabeti de şüphesizdir. Eğer hilafeti İslâmiye, tarafı Nebeviden tmam Aliye tevcih ve tahsis edilmiş olsa idi sahabei kiram buna asla muhalefet etmezlerdi. Hazreti Ali için de bu hakkını aramak bir vecîbe olurdu. Artık başkalarının hilâfetini nasıl kabul edebilirdi? Halbuki kendisinden evvelki üç halifenin hilâfetini kabul etmiş, kendilerine:

«Halifetül'müslimîn,    Emirül'mü'minîn» diye hitap eylemiş, kendileriyle teşriki mesaide bulunmuştur.
Hazreti Ali'nin bu hali bir takiyyemi idi?. Haşa!, öyle yüksek bir zatı cebanetle, seciyyesizlikle, lisanın kalbine uygun olmamasiyle ittîhama kim cür'et edebilir?. Böyle bir cür'et, o mübâret zatı hakkıyle tanımamaktan ileri gelir.

* İrtihali nebeviyi müteakip Resulüllâhın amıcası olmakla Ashabı kiram arasında vücudiyle teberrük olunan ve her taraftan fevkalâde hürmet ve ta'zim gören Hazreti Abbas (Radiyallâhü taalâ anh) İmam Ali'ye bey'at etmek istemiş, fakat Hazreti Ali, muvafakatta bulunmamıştı. Aşerei mübeşşereden Zü-beyr hazretleri de kılıcını sıyırmış, İmam Ali'ye beyat edilmesi için icap ederse mücahede meydanına atılmasını göze almıştır [Şerhi mevakıf: 608. Tarihi kâmil, c: 2. s: 124.].

Fakat ashabı güzînin Hazreti Sıddık'a bey'at ettikleri görülünce herkes buna muvafakat etti, kendileri de bu mubayaaya iştirakte bulundular. Eğer Hazreti Sıddık'ın bu hilâfeti gayri meşru', emri nebeviye muhalif olsa idi o gibi eâzim, bahusus bu kadar kuvvet ve hiknet sahibi olan Hazreti Abbas ile taraftarları bu mubayaaya iştirak ederler mi idi? [Şerhi mevakıf: 608. Tarihi kâmil, c: 2. s: 124.].

Bir hakkın zuhuru, ve hassaten emri nebevinin yerine getirilmesi için icab eden bir münazaayı, muhalefeti terk etmek, iddia edilen ismeti ihlâl eder. Çünkü bu, bir büyük ma'siyet olup ismetin rahnedar olmasını müstelzim olur. Artık Hazreti Ali'nin masumiyetini iddia edenler, onun bu muhalefet ve münazaayı terk ederek Hazreti Sıddık'a ve rüfekasına bey'at etmiş olmasını nasıl te'vil edebilirler?

Zahiriye mezhebinin en yüksek âlimlerinden olan İbni Haz-min'de dediği gibi: Eğer imamet, İmam Ali'nin hakkı olsaydı başkalarına ve — haşa — Rafizilerce kâfir veya fasik sayılan kimselere nasıl kendi rızasiyle mubayaada bulunabilirdi!. Onların hizmetlerinde, meclislerinde nasıl bulunabilirdi!. Ve Hazreti Fatımadan olan kızını Hazreti Ömer'e nasıl tezvic edebilirdi?. Onun teşkil ettiği şuraya nassi girebilirdi?. İmam Ali'nin kendi hakkındaki bir nassı ölüm korkusuyle gizli tutmuş olduğunu zannetmek de caiz olamaz. O şecaatça bir arslan idi, o kendisini Resulüllâhm huzurunda nice ölümlere maruz bulundurmuştu, onun Cemel ve Sıffeyn muharebelerindeki bahâdirliği da ma'lûmdur» [Kitabülfasil s: 69. c: 4.].

* Velhasıl: Evvelce de arzettiğimiz veçhile Hulefai Raşidîn Hazeratının o makamlara gelmeleri, yalnız müslümanlarm arzularına, intihaplarına ve kendilerinin dini İslama hizmet etmek emelinde bulunmuş olmalarına müstenittir. Yoksa onların haklarında bu hususa dair sarih, kat'î bir nas yoktur. Bu cihetle başka zatların da bu âmme riyaseti makamına gelmeleri meşru' bulunmuştur. İşte Hazreti Muaviyenin riyaset ve hükümeti de bu cümledendir. Zaten' kendisinin bu makama geleceğine Resuli Ekrem Hazretleri tarafından da evvelce işaret olunmuştu. Bu hususlara dair ileride biraz daha izahat vereceğiz. Burada şunu tekrar edelim ki, o yüksek zatların aralarındaki münaza¬alar ve riyaset makamını ihraz etmeleri, onların birbiri hakkındaki hürmet ve muhabbeti, kadirşinaslığı ve islâmiyet uğurun¬da çalışmak emellerini asla ihlâl etmemiştir. Nitekim İmam Ahmet, şöyle rivayet etmiştir: Bir şahıs,

Hazreti Muaviyeden bir mes'ele sormuş, o da «bu mes'eleyi İmam Aliden sor, o daha âlimdir» demiş, o şahıs: «Ya Emirül'mü'minin!. Bu mes'elede senin cevabın bence İmam Alinin cevabından daha sevimlidir-demekle hazreti Muaviye: «Ne fena söyledin!. Onu Resulullah (Sallallâhü aleyhi vesellem) ilm ile i'zaz ederdi ve onun için انت مني بمنزلة هارون من موسي)  buyurmuştu. [Savaik: 107.] demiştir.

Kazalik: Hazreti Muaviye, Kaysere yazmış olduğu namesinde şöyle demişti: «Eğer Şam üzerine azimetin tahakkuk ederse sahibimle — ya'ni: Hazreti Ali ile — müsaleha ederim ve ona mukaddimetül'ceyş olarak senin üzerine varırım ve billahilkerîm payitahtın olan sisli dumanlı Kostantmiyye şehrini yıkıp, yakıp kara kömür ederim ve yerden havuç çekilip koparıldığı gibi seni mülkünden çekip, çıkarır, domuz çobanı ederim»[Nîhayei İbni Esir. c: 1. s: 25 - Kamus; c: 3. s:  131. Kasasül'enbiya, c: 7. s: 59-195.].

Filhakika bir zaruret tahakkuk etse idi Hazreti Muaviye öyle hareket eder, İslâm vahdetini, gayesini tecelli ettirirdi.
İmam Ali Hazretlerinin de Hazreti Muaviye hakkında şöyle buyurmuş olduğu rivayet olunmuştur: «Muaviyenin imaretini pek de o kadar kerih görmeyiniz. Zira onu kaybederseniz başların arkadan zuhur ettiğini görürsünüz» [Tarihül'hulefa; yazma nüsha, s: 92. Kısasül'enbiya.].

Artık bizim vazifemiz, bu muhterem zatları rahmetle, muhabbetle yadetmekten başka değildir. Allah Taalâ Hazretleri cümlesinden razı olsun, âmin.