Secde-i sehiv (yanılma secdesi)

Yayınlanma Nimet-i İslam


Sücudis-sehiv terkibi, şeyin sebebine izafetidir (1). Maksut, secde cinsidir ki, secdeteyne şâmildir (2).

Bu bâbın mesaili, sehiv sücudunun hakikatine, sıfatı-şeriyyesine, şartına, sübutuna, keyfiyetine, hükmüne, mucibine, mahalline, sükutuna mütaâllik olmak üzere, çeşitlidir (3).

Sehv edene, sâhî diyeceğiz.

Sücudü-sehvin hakikati: İki secde ve tahiyyat ve selâmdan ibaret olup, namazda sehivden neşet eden, noksanın cabiridir. Cebr ve ikmal kesr ve noksanın cinsinden olmak, asl olup, babı hacta, malın methali olmak cihetiyle, onun noksanı, kan ile temin olmakta ve namazın noksanı, onda malın methali olmamak cihetiyle, yine namaz cinsinden olan şey ile temin olunmaktır.

Sücudu-sehvin sıfatı-şeriyyesi: Vücubtur, ki, sücudu-sehiv, sehivden ileri gelen noksana mebni, mutlak salât için, vaciptir (4). Zira bir faitin zamanıdır. Faitin zamanı ise, ancak vâcip olur (5). Sünnetten, muvazabeti seniyye-i nebeviyye ve sahabe, ve onunla emre dair olan, ehadîsi-sahîha dahi, vücubün delilidir (6).

Sücudu-sehvin vücuben ve sıhhaten şartı: Sehven metrûk olan şey, vâcip olmak ve sücudu-sehiv, salât şartları ile tediye ve edâ olunmak bir rükün, hatırda iken, namazdan selâm verilmiş olmayıp, en sonraya bırakılmak ve selâmdan sonra kelâm ve kıbleden inhiraf gibi, mâni bir şey yapmış olmamak ve vakti-nâkıs girmemektir (7).

Sücudu-sehvin sübutü: Hem kavli-Resûl ve hem fiili-Resûl iledir.

Peygamber efendimizin namazda sehvetmesi kalbi başka şeylerle değil, Cenab-ı Hakla fazla meşgul olduğu içindir. Bir de ümmete örnek olmak hikmetine mebnidir.

Sücudü-sehvin keyfiyyeti: Yekdiğerinden bir celse ile aralanmış iki secdeden ve tahiyyat ve selâmdan, ibaret olup, namazın sonunda, calisen icra olunur ki, selâmı müteakip, Allahu ekber, diye secdeye varılır ve ikinci secdeden sonra, tahiyyat okunup selâm verilir (8). Secdelerin ikisi vâcip olduğu gibi (9), tahiyyat ve selâm dahi vâcip ve secdeye varış ve kalkış sırasındaki tekbîrler, ve sücuttaki tesbihler (10), secdeler arasındaki celse gibi, sünnettir. Tahiyattan sonra, salâvat ve duâ okunursa, onlar - namaz kadesinde olduğu gibi - sünnet olur (11).

Sücudu-sehvin hükmü: Sehven metrûk olan vâcibi, elde etmektir. Amden metrûk olan vâcibi, sücudu-sehiv karşılamış olamaz. Çünkü, amd akvadır. Akva ise, az'âfın cebriyle, müncebir olmaz. Binaenaleyh, Amden vâcibin terkinde, musâllî sücudu-sehiv etmek (12). Ancak, kendisi günahkâr olup, hakkında - hürmetsizliğinin - cezası olmak üzere, namazı, noksanın yerine getirilmesi için iâde etmek, ona vâcip olur (13).

Farz, birinci namaz ile sâkıt olup, ikinci namaz, onu tamamlayıcı olmuş olur. Alâ kavlin, ikinci salât, farz olmakla, muskıt olan odur.

Sücudu-sehiv, amden metrûk olan vâcibi, cabir olamadığı gibi, ne amden ve ne sehven metrûk olan farzı dahi, cabir olamaz. Çünkü, farzın terki, salâtın sıfatına değil, aslına âit, bir noksan olduğundan, onun, sücudü-sehiv ile, cebr ve ikmali mümkün olamaz.

Sünnetin terki sebebiyle, namaz - alelitlâk - noksan ile vasıflanmaz olduğundan, ona da sücudü-sehiv terettüp etmez.

Sücudü-sehvin mucibi: Vâcibin, sehven terkidir (14). Farzın tehiri dahi, terki-vâcip cümlesindendir. (Namazın vacipleri, bahsine bakınız).

Mucibin tekerrürü ile, sücudu-sehiv tekerrür etmez, meselâ: Sehven fatihayı terk, ve rükû ve sücudda itminanı terk, ve kadei-ûlâyı terk, ve onda tahiyyat üzerine - velev sâkıt olarak - bir rükün edâ edecek miktar, ziyade ile üçüncü rekâta kıyamı tehir, etmek sûretiyle, sücudu-sehvin sebepleri, tekerrür ve tenevvu etse dahi, vâcip olan, yine bir sücudu-sehivdir. Bil-icmâ (15).

Sücudu-sehivde sehv dahi, sücudu-sehvi, tekrarı gerektirmez (16).

Sücudu-sehvin mahalli: Şartında mezkûr olduğu üzere, salâtın âhiridir. Hattâ kendisine sücudu-sehiv lâzım olan musalli, onun namazının sonunda icradan sonra, kendinin, sulbî veya tilâvî, bir secdei-metrûkisi olduğunu hatırlasa, onu kazâ ve sücudu-sehvi, iâde eder (17).

Sücudu-sehivde sünnet olan, onu selâmdan sonra yapmaktır (18).

Bir selâm ile iktifa olunur ki, sağ tarafa verilen selâmı müteakip secdeye varılır (19).

Namazdan ilk selâm ile, tahlîl hâsıl olarak, ondan sonraki, kahkaha abdesti bozmadığı gibi, ondan sonra musalliye iktida dahi, sahih olmaz ise de, namazda kendisine sücudu sehiv lâzım olan kimsenin, salâtın hitamında selâm vermesi, onu - indeş-şeyhayn - namazdan - hurûcu mevkuf ile - ihraç etmiş olur ki, o kimse sücudu sehvi ederse, namaza avdet etmiş bulunur. Etmezse, avdet etmiş olmaz.

Şu halde, üzerinde sücudu sehiv olan kimse, selâm verildiğinde, biri kendisine iktida eylerse, sehv eden kimse, sücudu sehvini ifa ederse, muktedînin iktidası sahih olur (20). Eğer, sehvi için, sücud etmezse, ona iktida sahih olmaz (21). İmam Muhammed ile imam Zufer için, hilâf vardır (22).

İmama, sücudu sehiv esnasında ve hattâ onun teşehhüdünde iktida sahihtir. Sehvin ikinci secdesinde, imama iktida etmiş olan, onun ilk secdesini, ve teşehhüdünde iktida eden, onun iki secdesini kazâ etmez (23)

Nafilenin her şefâî, müstakil bir namaz (olup hattâ dört rekâtlı olanının, kadei ûlâsından sehv edilmek suretinde, tamamen kalkılmış olsa bile kadeye avdet lâzım) ise de sücudu-sehvin yeri namazın en sonu olduğundan, bir tahrîme ile dört rekât nafile, kılacak olan kimse, onun ilk şefaında sehv ederse, sücudu sehvi, kadei ûlâda etmeyip, kadei ahîreden sonraya tehîr eder. Tâ ki, sücudu sehiv, namazın ortasında vâkî olmuş olmasın. Şayet ilk sefadaki sehvi için, onun kadesinde, sücud ederse, ona. (o şefaa) ikinci şefaı bina edemez. Çünkü, - zaruretsiz bina - (24) sücudu sehvi namazın ortasında vâki kılarak, lâğv ve iptâl eder (25). Eğer bina ederse, tahrîme bâki olduğu için, bina, tahrimenin keraheti ile beraber sahih ise de, sücudu sehvin mevzii, namazın en sonu olduğundan o kimse namazın sonunda sücudu sehvi iâde eyler (26) Muhtar olan da budur.

Bu bapta farz dahi, nafile gibidir.

Ancak misafir bulunan kimse, dört rekâtlı farzı iki kılıp, sehv ederek sücudu sehiv eyledikten sonra, ikameti niyyet eylemek suretinde, kendisine itmam lâzım olmakla, farzını tashih için (kerahetsiz) bina ve o sebeple sücudu sehvi - salât arasında vâki olarak - bâtıl olduğu için, iâde eyler (27).

Sücudu sehvin, sukutu şartında beyan olunduğu üzere, vakti nakıs girmek veyahut mânii-bina bulunmak iledir: Sabah namazında, selâmdan sonra güneş doğmadan, ve ikindi namazında, güneş tegayyür etmiş olmakla sücudu sehiv sâkıt olduğu gibi, hangi namaz olursa olsun, selâmdan sonra, amden hadeste bulunmak, ve gülmek yahut konuşmak veya yemek, veyahut içmek yahut da kıbleden inhiraf misilli, salâtı münafî ve mânii bina, iş işlemek ile dahi, sücudu sehiv sâkıt olur. Çünkü, sıhhatin şartı, fâit olmuştur.

Cuma ve bayram namazlarında, cemaatin çokluğu sebebiyle (28) karışıklığı mucip olmamak ve cemaatten bilmiyerek mütabeat etmeyenlerin namazları, fesada varmamak için, imam sücudu sehvi icra etmez (29). Muktedî imama tâbi olmakla o da, icra etmez.

Selâmı, sücudu sehiv kasdiyle vermek, onun şartından olmadığından, namazı katı' ve sücudu sehvi terk kasdiyle, selâm vermek sücudu sehve mâni değildir. Musâllî selâmı salâtı kesme, azmiyle verse bile, mânii bina bir işte bulunmadıkça, sehvi için, sücud eder. Çünkü, meşruun tağyîrini niyyet, fiile gelmedikçe, onu iptâl etmez. Selâm dahi, zikirden ibaret olmak cihetiyle, onunla niyyet, amele iktiran etmiş olmaz. Amel sayıldığına göre dahi. lâbüd olan bir ameldir ki, onsuz sücudu sehvi temekkün olunmaz. Salâtın hürmeti, bâki demektir (30).

Üzerinde, secdei sûlbiyye gibi, bir farz bulunan musâllînin, o hatırında iken, amden selâm vermesi, namazı muptıldir. Çünkü, o selâm, geçen meseledeki gibi, salâtın tamamlanmasından sonra değil, belki, salâtın farzları arasında ve namazın içinde, vâki olmuştur.

Dört veya üç. rekâtlı, farz kılan kimse, velev ki, farzı amelî olan vitir olsun, namazını itmam etmiş olmak tevehhümü ile, selâm verip de, namaza münafî, bir şeyde bulunmadan, henüz iki rekât kılmış olduğunu ve yahut rekâtlar, adet olarak, tamam ise de, bir secdei sulbiyye veya secdei tilâviyyesi, kalmış bulunduğunu, hatırlasa, salât hürmetinin bâki bulunmasına mebni, namaza - tahrîmesiz - avdet edip, noksanını ikmal ederek, namazını itmam ve sonra, sehv için secde eyler (31).

(Kendini misafir, veya kıldığı namazı cuma, ve yatsıyı teravih, zanniyle, selâm vermek böyle değildir. Nitekim, salâtın müfsitlerinde zikr olunmuştur).

Terketmiş olduğunu, teyekkun etmek için, selâm vermeyerek, düşünüp teyekkun ile, namazın itmamına, kıyam eylemek sûretinde, eğer teşehhüdden (32) fazla olan, tefekkür zamanını - bir rükün edâ edecek kadar (33) - uzatmış ise, üçüncü rekâta kıyam etmek vâcibini (ve kade-i-ahîre olduğuna göre, vâcip olan selâmı) tehir eylemiş olduğundan dolayı, sehiv secdesi etmek, ona vâcip olur (34). Bir rükûn miktarı uzatmamışsa o kadarı mâfüv olduğundan, sehiv secdesi lâzım gelmez.

Muktedî kendi sehvine mebni, sücud etmez (35). İmamın sehvine mebni, - velev ki, ona sehivden sonra iktida etmiş bulunsun - imama ittibaan sehiv secdesi eder.

Mesbuk olan muktedi, mütebeati mültezem bulunduğu için, imamının sehvine mebni, onunla beraber, sehiv secdesi eder. Ve sehiv secdesinden sonra, imam ile beraber, selâm vermeyip (36), imamın selâmından sonra, mesbuk olduğu rekâtı, kazâ eyler.

Misafir olan imama, muktedi bulunan mukim dahi, bu bapta mesbuk gibidir (37) ki, ona sehiv secdesi lüzumu, esahtır (38).

Lâhik olan muktedi, sehiv secdesinde imama mütabeat etmeyip, kendi namazını, - faiteyi telâfi ile - itmam eyledikten sonra, imamının sehvi için, sücud eder. Sücudü, imamı ile beraber ederse, mahallinin gayride vâki olduğu için, o sücud, ona kâfi olmaz. Üzerinde olanı, kazâ ettikten sonra, onu iâde eylemek, lâzım gelir (39).

Salâtı havfta (korku namazında) evvelki taife, ikinci taifeye, mesbuk bulunur. Nitekim, babında beyan olunur.

Mesbuk, geçmişi kazâ esnasında, sehv ederse yine sücudu sehiv eder. Onun, imam ile beraber ettiği secde, kendisine kâfi olmaz. Sücudu sehvin, bir namazda tekrarı, meşru olmadığı halde, mesbukun namazı, hükmen iki namaz gibi olmak itibariyledir. Çünkü, mesbuk imama yetiştiği rekâtta, muktedi ve geçmişin kazasında, münferittir. Bu iki itibar ile, onun namazı, iki namaz gibi olmuştur.

Mesbuk, imamına - sücudu sehivde - mutabeat etmeyip, hemen geçmişi kazâ eylemiş idiyse, namazının sonunda ettiği, sücudu sehiv, ona kâfi olur. Çünkü, tahrîme müttehit olmakla, namazın cümlesi, bir namaz gibi sayılır.

Mesbuk, imamın sehvine mebni, beraberce sücut edebilmek için, ona lâyık olan, imamın üzerinde, sücudu sehiv olup olmadığını, bilecek kadar durmaktır ki, bu da imam, ikinci selâmı vermekle, olur (40).

Mesbuk için, zararın en hafifini, irtikâp kabilinden olarak, âtideki mevazide, teşehhüt miktarı, kuuttan sonra, imamın selâmına muntazır olmayıp, geçmişi kazâ için, kıyam etmek vardır: Mesh müddetinin geçmesinden korkmak, özür sahibi olana, ve cuma ve bayram namazlarını kılana göre, vaktin çıkması korkusunda olmak, önünden geçilmesinden korkmak (41).

İmam yahut münferit bulunan kimse, farzın (42) - velev ki, farzı amelî olan, vitir olsun - ilk kadesinden sehv eder, yâni onu unutarak, kıyama davranırsa (43), tamamen doğrulmadıkça (44), rivayetin zahirinde, vücuben kuuda avdet eder, ve - dürrü muhtarda musarrah olduğu üzere - kavli esahta, sehiv secdesi lâzım gelmez. Eğer, tamamen doğrulmuş olursa, kıyam farizası ile müştegil, demek olduğundan, kuuda avdet etmeyip, vâcibin terkine mebni, - namazın hitamında - sehiv secdesi eder.

(Bu surette, kuuda avdeti farz olmayan şey için, farz, terk edilmiş olduğuna mebni, salâtı müfsit addedenler olmuşsa da, fesat olmamak ercahtır. Çünkü, kadeye avdetin gayesi, namazda bir kıyam ziyade edilmiş olmaktır. Gerçi bu, helâl değildir. Ve lâkin, sıhhati, ihlâl edici dahi, değildir.) (45).

Muktedî bulunan kimse, ilk kadeden sehv ederse, onun hükmü müteneffilin hükmü gibidir ki, kalkıp tamamen doğrulmuş olsa bile, muktedi, mutabeat hükmüne ve müteneffil, - kıldığı nafilenin (46), her şefaı müstakil bir namaz olduğuna mebni - kuuda avdet eder (47).

Namazın kuudu ahirinden, yâni - farz olan - son kadesinden sehv edip, zâit rekâte kıyam etmiş bulunan kimse, tamamen doğrulmuş dahi olsa, o rekâtı, rükû ve sücud ile tamamlamış değil ise, terkedip, kuuda avdette tahiyyatı okur ve - farzı tehir etmiş olduğundan dolayı - sehiv secdesi eder. Bunda, farz ile nefel birdir (48).

Kuudun bir miktarından sehv etmek, meselâ tahiyyatın yansı kadar, oturup kalkmak dahi, tamamından sehv etmek gibidir (49).

Eğer kuuda avdet etmeyerek, ziyade edilen rekâtı, secde ile takyit eder yâni, o rekâtın rükû ve sücudünü, gerek kasden, gerek unutarak, ifa eylerse (50), farzı nefele münkalip olur (51). Ve artık, dilerse oturup, selâm vererek - ve kasde makrun olmayarak - bir rekâtlı, bir nafile kılmış olur, ve dilerse, bir rekât daha ziyade ederek, tam rekâtlı, bir nafile kılmış olur. Kasden, başlamış olmadığı cihetle, o nafileyi tamamlamak, ona lâzım değil, mendup olur.

İkindi namazı dahi olsa, rekât zam edebilir. Çünkü, kıldığı ikindi nefele münkalip olduğu için, onu edaya borçlu kaldığından, ikindiden evvel, bir nafile kılmış olur ki, onun kasden kılınmasında bile, kerahet yoktur. Kasdin gayri olanında, kerahet olmaması, evleviyyettedir.

Akşam namazı, ziyade edilecek rekât sebebiyle, dört olacağından, onda zamma hacet olmayıp, mezkûr ziyade, sabah namazına vukubulursa, ona, dördüncü bir rekât zam edilebilir.

Gerek zamlı ve gerek zamsız kılınmış olan, bu namazlar, nafile olmakla, farzlar, yeniden kılınır.

Gerçi, fecrin tulûundan sonra, sabah namazının sünnetinden başka, nafile kılmak, ve güneşin batmasından sonra, akşam namazından evvel nafile kılmak, mekruhtur. Ve lâkin, bunlar kendilerine şürû kasdi olmadığından, sabah namazının zait rekâtına, zam edilmemek, ve akşam namazının zait rekâtına, hacetsiz zam edilmek, suretlerindeki, tek rekâtlar gibi mekruh değildir. Bir rekât teheccüd kılmağı müteakip, fecir tulûunun vukuu suretinde olduğu gibi ki, onu musâllî, çift olarak kerahetsiz itmam eder.

Zikrolunan zamlarda, musâllî kuudu terketmiş olmasından dolayı, - esahta - secdei sehiv, dahi etmez. Çünkü, fesat ile husule gelen noksan sücud ile tamamlanmaz (52).

Eğer, son kadede bir miktar teşehhüdden sonra, zait olan rekâta kalkmış ise, - velev ki, amden kıyam ve kıraet rükû etmiş olsun - kuuda avdet edip, tahiyyatı, iade etmeyerek selâm verir (53). Çünkü, bir rekâtın mâdunu (noksan olan rekât), terk olunabilir. Kaimen dahi selâm verse, olur, şu kadar ki, sünneti terketmiş olur. Çünkü, salâtı mutlakada, özür olmadığı halde sünnet olan, kaiden selâm vermektir.

Son kadeden sonra, zait rekâta kıyam eden, imam olduğuna göre, cemaat ona ittiba etmeyip, kuuden, intizar ederler, çünkü bid'atte ittiba yoktur. Eğer zait rekâtı, secde ile takyid etmeyerek, kuuda avdet eylerse, cemaat selâmda, ona mütabeat eder. Yâni bekleyip, birlikte selâm verirler. Ve eğer zait rekâtım, secde ile takyid etmiş olursa, cemaat onu beklemeyip, derhal selâm verir.

Son kaade kılınmış olduğu için, ondan sonraki, rekâtın secde ile takyid edilmiş olması, farzı iptâl etmez.

O kimse, zait rekâta bir rekât daha zam ve ilâve eder (54). Tâ ki, iki rekât kendisi için, nafile olmuş olsun.

Selâmı tehir ettiği için, zikrolunan suretlerin, ikisinde de, yâni gerek zait rekâttan kuuda avdet, gerek zait rekâtı secdeyle takyit suretinde, sehiv secdesi eder.

Nafile olan, o zait rekât, - kavli sahihte - farzın son sünneti makamına kaim olmaz. Çünkü, ona, müstakil tahrîmeyle, muvazabet oluna gelmiştir.

------------------

(1) Sehiv ve gaflet sebebiyle olan secde demektir.

(2) Babın ona izafesi, cins içindir. Sehv ile nisyan, zikrin zıddıdır ki, şeyi indel-hâce istihzar edememekten ibarettir. Aralarında, mefhum itibariyle fark varsada, hüküm itibariyle fark yoktur. Sehiv, yanılmak ve nisyan ise unutmak demektir.Bunlar, insanın bilmediği şeylerde olduğu gibi, bildiği şeylerde de olabilir.

(3) Müellif, namazın nevilerinden ve onların, eda ve kazâ suretlerinin ve noksanın tamamlanmasının beyanına şürû etmiş ve fakat mesaili hülâsa eylemiş olduğundan, biz onları tenvî ve tertip etmişizdir. Cuma ve bayramlar gibi, salât envaınınbakiyyesine, secdei sehv taâllûk etse de sâkıt olur. Nitekim, beyan olunur.

(4) Yâni, o sırf farz olan namazlara veya onların edâsına mahsus değildir.

(5) Çünkü, fait olan şey, vücub ile mevsuftur. Onun bedeli dahi, vâcip olur.Diğer tâbir ile, sücudu-sehiv namazda meydana gelen noksanın ref'i için meşrû olmakla, onun ref'i de vâcip olur.

(6) Çünkü, emirde asl olan, vücub için olmaktır. Teşehhüd ve selâm gibi vâcipleri, ref'i ve iptal etmesi dahi, onun vâcip olmasının veçhidir.

(7)Selâmı, sücudu-sehiv kasdiyle vermek, onun şartından değildir. Namazıkesmek kasdiyle verilen selâmdan sonra dahi, binaya mani olmadıkça, sücudu-sehivolunabilir.

(8) Namazın selâmına, salât selâmı ve bunun selâmına, sehiv selâmı tâbir olunur.

(9) Yalnız bir secde eden, vâcibi yerine getirmiş olmaz. Sehven ise, bir şeylâzım gelmeyip, amden ise, günahkâr olur.

(10) Sübhane rabbiyel-âlâdan ibarettir ki, en azı namazda olduğu gibi, üç keredir. Bazılardan, sücudu-sehivde «sübhane men lâyenâmü ve lâ-yeshâ» denilmek,mendup olduğu menkul olup, hale münasip olmakla, bunu musâllî secde teşbihlerinden sonra, ziyade eylemek gerektir.

(11) Dürrü Muhtârda, salâvat ve duanın namazın kaidesinde okunması, muhtarolduğu zikrolunup: âlâ kavlin, onların her ikisi, kadede dahi, okunması, ihtiyattır,denilmiştir.

(12) Alâ kavlin, üç mesele müstesnadır ki, onlarda sücud olunur: İlk kaadeleramden terk, bir rekâtın iki secdesinden birini, mâbâdine, amden tehir, bir rükûnmiktarından, meşgul olacak kadar amden tefekkür. Bunlara, şunlar dahi ziyade edilir: Kade-i ûlâda, amden salâvat okumak, amden fatihayı terk etmek.

Fahrul-islâm Bediî: amd ile sücudu-sehiv, nasıl vâcib olur? sualine: O sehiv sücudu değil, özür sücududur, cevabını vermiştir. Vâki olan şeyden itizar için, edilen sücud demektir.

(13)Eğer iade etmeyerek vakit çıkarsa, namaz keraheti tahrimiyye ile sâkıtolmuş olur, mütemed olan budur.

(14) Müellif der ki, vâcibin terki, takdim veya tehir yahut ziyade veya noksanile olur. Fatihadan evvel, sehven sûre okumak, takdim ve tehirdir. İkili olmayanfarzlarda, üçüncü rekâtın, tahiyyattan sonra tehiri, ziyade iledir. Tahiyyatın ve vltiregöre kunutun terki, noksandır.

(15) Sücudun sebebi, gerek bir cinsten, gerek iki cinsten olsun, musâllîye, ikisecdeden (yâni bir sücudu-sehivden) ziyadesi, lâzım olmaz. Sücudu, sehvin, tekrarısuretleri, mahallinin zikrinde, mezkûrdur.

(16) Bahirde böyle mezkûrdur. Muzmeratta demiştir ki, Sücudu-sehivde, sehveden kimse, taharrî ile amel eder, teselsül lâzım gelmemek için, ona sücudu-sehivvâcib olmaz.

İmam Muhammed hazretleri, kendi teyze zadesi olan imam Kisâîye: fıkıh ile niçin iştigal etmezsin? diye sordukta, Kisâî: Bir ilmi muhkem bilen, sair ulûma muhtedi olur, cevabını vermekle imam Muhammed hazretleri: Ben sana fıkıh mesailinden, bir mesele ilka edeyim de, sen bana onun cevabını, nahvdan bul, deyip, şu suali etmişti: Sücudu sehivde sehv edene ne dersin? İmam Kisâî biraz düşünüp: Ona sücudu-sehiv lâzım olmaz, demiştir. İmam Muhammed hazretleri: Sen bu cevabı, nahv ilminin hangi babından istihraç ettin? dedikte, imam Kisâî: Elmusaggaru lâ yusaggar babından, demekle imam Muhammed hazretleri, Kisâîain fıtnatına taaccüp etmiştir. Müteehhirin ıstılâhınca, sarf mesailinden olan şeylere dahi, mütekaddimin ıstılâhınca, nahv İtlâk olunurdu.

(17)(Mesbuk gibi değil, bunda hakikaten ve hükmen, vahid olan namazda, sücudu-sehiv tekerrür etmiş oldu) denilmesin, zira ki, bu tekrar değil, belki evvelkisücud mahallinde vâki olmadığı için, mürtefi olan, kuudu ahiri, iade kabilindendir.

(18) Bunun vücubuna kail olan da vardır.

(19) Ve bu, akvalin adelidir ki, (kables-selâm) olmak ile (bades-selâmeyn) olmak hakkındaki diğer iki kavlin ortasıdır. Molla Hüsrevin beyanına göre, münferitiçin, muhtar olan iki, ve imam için bir selâm verilmek olduğuna, kail olan da vardır. Unutulmamak üzere ihtiyat için (amden ve ahsen) olan, bir selâm ile iktifadır.Ayrılma selâmı ile sehiv selâmını fark için, onu ön tarafa verir, deyen de olmuş isede mâruf olan sağa vermektir. Ve onunla tahlîl hâsıl olup, diğerine hâcet de olmaz.Hususâ ki, ikinci selâm, tahiyyet sayılarak, ondan sonra sücudu sehiv, sâkıt olur,diyen de olmuştur.

(20) Çünkü, Sahînin (sehv edenin) namazdan çıkması, kat'i olmayıp, mevkuf olduğu için, o kimse, salâtın hürmetine avdet etmiş demektir. Muktedî dahi, sücûdusehivden ona mütabeat eder. Ve her ne kadar, o sücûd, muktedi için, salâtın hilâlidevâki olmuş ise de, imamı için, mahallinde vâki olduğundan, onu salâtın hitamındamuktedi iade etmez.

(21) Çünki, o sâhî selâm ile, namazına hitam verip, sücûdu sehve varmamakla— indeş-şeyhayn — namazdan onun hurûcu, tahakkuk etmiş. olur.

(22) Ki, onlar: câbir var iken, sâni selâm vermekle, namazdan çıkmış olmaz.Sücûdu sehiv etmese de, ona iktida olunur, dediler.

Onlarca, iktidanın sıhhati semeresi, kahkaha ile abdestin bozulması meselesinde zâhir olur ki, İmam Muhammed ve Zufer indlerinde, abdest bozulur. Şeyhayn indinde bozulmaz. Salâtın hürmeti, kahkaha sebebiyle fevt edilmiş olduğundan, sücûdu sehiv, onların cümlesi indinde sâkıt olur.

(23)Mesbukun imamı, kendisine sücûdu sehiv lâzım gelmiş iken, etmemiş olabilir.

(24) Amma misafirin, âtîdeki meselesinde olduğu gibi, zaruret mevcut olursasalâtın slhhati için, bina taayyün eder.

(25) İptal vâcip ise, câiz olamaz. Meğer ki, onun tashihi, misafir salâtı hakkındaki meselei-âtiyyede, olduğu gibi, mafevki olan, farzın nakzını müstelzim ola.

(26) Târi olan binaya mebni, evvelki sücûd bâtıl olduğundan esah olan da budur. (Alâ kavlin, onu iade etmez.) Zira o sücûdu sehiv câiz olarak vâkî olmakla, mütedün-bih olmuş olur.

(27) Çünki, eğer ikamet niyyeti sebebiyle, kendisine itmam lâzım olduğu halde, bina ve itmam etmemiş olsa, farzı bâtıl olur. Vâcib olan, sücûdu sehiv iptalise, iptal farzdan ehvendir. İki beliyyeye müptelâ olan, onların mahzûren ekallini ihtiyar eder.

(28) Vânî merhum, Dürer hâşiyesinde, bu sebebiyetten, ademi sücûd cemaatınkesretiyle mukayyed olup, cemaat kesir olmaz ise, terki dâî olan teşviş, bulunmayacağı cihetle, zahir olan sücûd olunmaktır, mânâsını ahz etmiştir.

(29)Ederse, zâhir olan budur ki, tenzîhen mekruh olur. Gösterilen sebep, kerahetintahrîmiyye olmasını müşir ise de, kerahet, tahrimiyye değildir. Çünki, bâzıları:icra eder, demişlerdir.

(30) Mâniî bina olan şeyler, tahrimeyi iptal ettiği için, sücûdu sehvi, mânidir. Alâ kavlin, kıbleden tehavvül, mescidden çıkmadıkça yahut tekellüm olunmadıkça,sücudu sehvi mânî olmaz.

(31) Muhaşşinin beyanına göre, secdei-sulbiyyenin, terki meselesi, selâmın, sehven verilmiş olmasiyle, mukayyeddir ki, selâm, sehven olmasa, müfsiddir. Amma.metrûk olan, tilâvet secdesi olduğuna göre, amden verilen selâm ile, sâkıt olmakla,musâlli ona avdet etmez ve fesat dahi olmaz.

(32) Gerek, birinci kuudun ve gerek ikinci kuudun, teşehhüdü olsun, gerekse,salâvat ve dualardan — ferağdan evvel veya sonra — bulunsun.

(33) Rükün, onun sünnetiyle muteberdir ki, o da üç tesbihle mukadderdir.

(34) Hades sebki suretinde, üç yahut dört rekât kılmış olması hakkında kendinin şekki, (abdestin tecdidinden sonra o miktar, meşgul etmek takdirinde dahi)sehiv secdesi lâzım gelir.

(35) Kelâma, şuna işaret vardır ki, lâhik dahi, hükmün muktedi olmakla, kazâettiği şeyde, sehv ederse, secde eyler. Çünkü, muktedi kendi sehvi için (meselâ,"kade-i-ûlâda, tahiyyata salâvat zammettiği için yahut, kaadei-ûlâdan, sehven kıyamedip doğrulduktan sonra, kuuda avdet eylediği için) kendi kendine, selâmdan evvelsecde ederse, imama muhalefet etmiş olur. İmam kendisine mütabeat etse, mütabeatın esası bozulur. 

(36) Eğer amden selâm verirse, namazı fâsid olur. Sehven selâm verirse namazıfasit olmadığı gibi bu sehvinden dolayı secdei sehiv dahi lâzım gelmez.

(37) Çünkü, hükmen münferit olmuştur. Yâni, onun muktedîliği, imam ile beraber, namazda bulunduğu kadardır.

(38) Müellif bu bapta, salâtı misafir babında, zikrettiğinin gayriyi söylemiştirki, orada, misafire iktida eden mukimlere, sehiv secdesi yoktur, demişti. Esahtır,tâbirinden, bu hususta, iki kavl olduğu ve her biri, bir bapta zikrolunduğu, anlaşılır.

(39) Namazı fâsit dahi olmaz. Zira iktida halinde, o kimse ancak iki secdeziyade etmiş olur.

(40) Eğer, durmayıp kalkarsa, keraheti tahrîmiyye ile mekruh olur. Nitekim,salâtın sünnetlerinin sonunda zikrolunmuştur.

(41) Muhaşşi der ki, nasın geçmesi zaruretinden mâdâ olan, suretlerin hepsinde«mesbuk kıyam etmezse, namaz fâsit olur» denileceğinden, meselenin muktazasıkıyamın câiz olması değil, vâcip olmasıdır. Namaz sünnetlerinin sonlarında, kendisidahi, bu mesaili zikretmiştir.

(42) Nafilenin hükmü gelecektir.

(43) İlk kadeyi, amden terk edenin hükmünü, müellif beyan etmemiştir ki,kuuda avdet eder mi, etmez mi? Son kadede, amden terkin hükmünü gelecekte beyan etmiştir.

(44) Yâni, gerek kuuda yakın olsun, gerek beli eğri olduğu halde, kıyama yakınbulunsun.

(45) Çünkü, bir rekâtın — azını ziyade etmek — namazı ifsat etmez. Ve denilebilir ki, o kimse kıyamdan sonra, kuuda avdeti, kendi namazını, ihkâm için yapmışolduğundan, onun kıyamı ziyade etmekten ibaret olarak, hâsıl olan fiilinin nakisasını, ikmal için, husule gelmiş, bir naks olmakla, helâl olmamak bile müsellem değildir.

(46) Müellif nefeli, itlâk etmiş olmakla, kelâm sünneti müekkedeye ve saireyeşâmil olmuştur. Lâkin, nefelin, her şefaı, müstakil bir namaz olmak delîli, şu mukaddemenin inzimamiyle, tam olabilir: «Haddi üzere olan, her namazın kaadesi isefarzdır. Kıyam farizasının terki, kuud farizasının mekânı için olmakla, üçüncü rekât, secde ile takyit olunmadıkça, câiz olur.» Bu mukaddime ise, onda görülmüştür.Çünkü, son olmayan kadenin, farz olmak ihtimali de vardır, farz olmamak ihtimalide vardır. Farz olması, icra olunması suretindedir. İcra olunmaması suretinde, vaciptir ki, o kuud, terk olunarak, bir şefa bina olunursa, namaz fâsit olmaz.

(47) Tahtâvînin, dür hâşiyesindeki tasvîrine göre, imam teşehhüdden sonraüçüncü rekâte kıyam etmiş oldukta, arkasındakilerden, teşehhüdü unutarak, beraberce kıyam edenler dahi, kuud» avdet ve teşehhüdü kıraet edip, sonra imama mütabeat eylemek gerektir.

(48)Amd dahi sehiv gibidir. Şu kadar ki. amdda, insan günahkâr olup, namazancak iadeyle, sehivde ise sücûdu sehv ile, tamamlanır.

(49) Ve kuudda bir miktar teşehhüdün, bir defada olması, şart olmadığındannamazın sonunda, biraz kuuddan sonra, kıyam, ve kuuda avdet edip, biraz oturduktan sonra, yine kıyam ve kuuda avdet, ve sonra yine kıyam ve avdetle, kuudun teşehhüdü miktarı, bu sûretle, tamam bulsa, sahih olur.

(50) Rekâti, secde ile takyidin mânası, bu olduğunu, Tahtâvî merhum, Dür hâşiyesinde ve burada zikredip: rükû etmeyerek, secdeye varmış olursa, kuuda avdeteder. Zira eksik rekât, terk halinde olmakla, o sücuda itibar olunmaz, demiştirCemaatte itibar, imamadır. Hattâ, imam, sücuddan evvel, kadeye avdet edip, cemaatonu bilmeyerek, secdeye varsalar, namazları fâsit olmaz. Çünkü, imamın kuudaavdet etmesiyle, rükûu metrûk oldukta, cemaatin rükûları dahi, ona tebean metrûkolur. Bu halde onlar, bir secde ziyade etmiş olurlar ki, o da müteammiden olmadıkça, müfsit değildir. Eğer imam secdeye varmış olursa, muktedi müdrik veya mesbuk olsun, kuuda avdet etse de, etmese de, onun namazı fâsit olur.

(51) Vasfın yokluğu, mevsufun yokluğunu, istilzam etmediği için, salâtın aslı— müftabih olan, Şeyhaynin kavli üzere — bâtıl olmaz. Butlânın başlangıcı, buhususta fetva için muhtar olan, imam Muhammed kavli üzere, secdeden, başın kaldırılması zamanıdır. İmam Ebû Yûsufça, butlan, alnın secde mevziine konmasiyledir. Bu hilâfın semeresi, alnın konması halinde, sebkı hades vuku bulmak suretinde,zahir olur ki, musâllî, imam Muhammede göre, — şartı üzere — abdest tazelediktensonra namazına bina ve kuuda avdet ile, farzını tedarik, edebilir. Zira, onun indinde,rekâtın tamamlanması, sücuddan baş kaldırmakla, olup, o ise, hâsıl olmamış olduğundan, butlan tahakkuk edemez. İmam Ebû Yûsufa göre, farz olarak bina olunamaz. Çünkü, cephenin konulması ile, salâtın vasfı fâsid olmuştur.

(52) Zam halinde, o musâllîye bir kimse iktida edip, ondan sonra keserek ifsateylese, dört rekâtlı olan namazlara göre, o kimseye altı rekât ödemek, lazım gelir.Zira, bu tahrîme ile, tediye olunan, o idi. Ona iktida etmiş olan, sâhîden (sehvedenden), onun sükutu (yâni tazmin olunmaması) zanna, yâni sehven başlamış olmasınamebni idi. Muktedî hakkında, o zaman mevcut değildir. Onun iktidasından sonra,ona iktida edenin (zaid rekâtı, secdeyle takyid etmeyerek) kuuda avdet etmiş olması sureti, bunun hilâfınadır ki, onda muktedîye dört rekât kılmak, lâzım gelir.Çünkü muktedi, kuuda avdet etmekle, zait rekâta kıyam etmemiş gibi sayılır.

(53) Zira, tahiyyat kıyam ile, batıl olmamıştır. Bâtıl sayan, onu iade eder, demistir.

(54) Mezkûr zam, istihbabendir. Bir kavle göre, vücubendir. İstihbabî olmak zahirdir ki, kesilmesine, kazâ terettüp etmez. Hilâf yeri, kerahet olmamak suretinde olmak gerektir. Eğer kerahet vakti ise, mezkûr zam, mendup veya vâcip olmayıp ta, mekrûh olur mu? Esah olan, budur ki mekrûh dahi olmaz. Öğle ve ikindi ve yatsı namazlarına göre, zam edilecek rekât altıncı, ve akşam namazına göre beşinci, ve sabah namazına göre de dördüncü olur. Nitekim, Dürrü Muhtârda musarrahtır. İkindi ve sabah namazlarının dahi, müsavaten zikrinden anlaşılan, budur ki, zammın meşruiyyeti hususunda, mekrûh ve gayri mekrûh vakitler arasında, fark olmadığı gibi, ikindi ve sabah namazları arasında dahi, zammın kerahetsizliğince, fark yoktur. Bundan evvelki meselede, yâni son kadenin unutulması suretinde (dilerse) kaydi, alındığı halde, bu meselede, mezkûr kaydın ahz ve itibar olunmaması, bu zam, o zamdan müekked, olduğundandır. Çünkü bu meselede, musâllinin farzı, son kadenin tahakkuku sebebiyle tam olup, zait rekâtı için secde etmekle, fâsid olmadığından, başladığı nefeli, nisabına iblâğ eyleyerek selâm verdikten sonra, sehiv secdesi eyler. Bundan evvelki mesele, böyle olmayıp, onda farziyyet kalmadığı için, noksanını tedarike dahi, hacet olmaz. Buna binaen, o surette, sehiv secdesi dahi, lâzım gelmez. Bu meseledeki iki zait rekât esnasında, o kimseye biri iktida etse, imam Muhammed indinde, namazını altı rekâta tamamlar. Çünkü, tahrîme munkati olmamıştır. Onunla tediye olunan ise, altı rekâttır. Ve şeyhayn indinde, iki rekât kılar. Çünkü, ona iktida eden, kendinin farzdan çıkması, müstahkem olmakla o iki rekâte, müstakil tahrîme ile başlamış gibi, olmuştur. Zira ki, farzın tahrîmesi nefele intikal sebebiyle, münkati olmuştur. Muktedî, mezkûr namazını ifsat etse, imam Muhammed indinde onun -— muktedabihi gibi — kendisine kazâ lâzım olmaz. Şeyhayn indinde, iki rekât, kazâ eder. Fetva dahi, bunun üzerinedir. Musahhah olan dahi, imam Muhammed kavlidir.

İktida meselesinde dahi, bu suretle, bundan evvelki suretin, farkı vardır ki, bu surette, müfterizin iktidası, müfterizin müteneffile iktidası demek olduğu için, sahih olmayıp, bundan evvelki surette ise, iktida olunan, zait rekâtı, secde ile takyit etmedikçe, farzdan çıkmış olmamak cihetiyle, sahihtir